ForumTayfa  

Go Back   ForumTayfa > Eğitim > Ödevler - Dersler - Tezler

Ödevler - Dersler - Tezler Ödevler, Dersler ve Tezlerle ilgili istek ve paylaşım yaptığımız bölüm

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17.05.10, 16:02   #1 (permalink)
Süper Tayfa
 
Miss Alone - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Nereden: yeditepe istanbul
Mesaj Sayısı: 6.380
Konu Sayısı: 787
Takım: Galatasaray
Rep Gücü: 1507884
Rep Puanı: 150786700
Rep Derecesi : Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000Miss Alone 0-10000000
Ruh Hali:

Standart Türk Dili Ders Notları 2




Eğitim ve Dil Konu Özeti


Bireyler dünyaya geldiği anda sosyal olmayan varlıklardır. Fakat toplum öyle bir çevredir ki, bu sosyal olmayan varlıkları, içine girdiği andan itibaren kendisine benzetmeye çalışır.

Bireylerin toplumu benimsemesi yani sosyalleşmesi toplumun bekası için gereklidir. Bir toplum, bireylerine lisanını, ahlakını, estetik zevkini, ilmi mantığını, teknik vetirelerini aşılamazsa yaşayamaz.(19) Bunların bireylere aktarımında ise en etkin kurumların başında eğitim gelmektedir.

Dil, çevremizdeki her türlü iletişim aracı ve kültür taşıyıcılarından çok daha belirgin olarak zihniyetimizin sözcüsüdür ve bu nedenle de onun belirleyici bir konumu vardır.

Bilim, felsefe ve sanat eserlerinde de yapı taşı olarak ortaya çıkan ve bir çok işlevi birden gören dilin önemli özelliği, kültür taşıyıcılığıdır.(20) En sıradan bir haberi dinlerken, en sıradan bir yazıyı, gazeteyi vb. okurken insanların elinde sözlük bulundurma zorunluluğunu hisseder hale gelmesi önemli çağrışımları da beraberinde getirmektedir.

Öyle ki, insanlar kimi zaman kendilerinin çok bildiğini kanıtlamak, komplekslerini tatmin etmek, kimi zaman kasıtlı olarak dilde tahribata yol açmak, kimi zaman da farkında olmadan insanların anlayamayacağı, ne olduğu belli olmayan çok değişik cümleler ya da kelimeler kullanabilmektedir. Özellikle bu tür tavırların eğitim ve öğretim faaliyetlerinde yapılması çok olumsuz etki yapmaktadır.

Zaten bilmediği bir şeyleri öğrenmeye çalışan birey, üstüne birde bilmediği kelimelerle ya da anlaşılmayan cümlelerle karşılaşınca öğretilenlere tamamen yabancı kalmaktadır.

Doktorun hastasına hastalığını anlatırken kullandığı dil, siyasetçinin seçmenini bilinçlendirirken kullandığı dil, bilim adamının-aydının insanları aydınlatırken kullandığı dil ve de eğitimcinin kitlesini eğitirken kullandığı dil kitlelere yabancı olursa yapılan gayretler boşa gitmekte, konuşanla dinleyenin birbirine yabancılaşması ortaya çıkmaktadır. Böyle olunca da haklın kendini yetiştirmesi ve geliştirmesi gerçekleşememektedir.

İşte bütün bu nedenler, toplumun çağı yakalamasında olumsuz etkenler olabilmektedir. Gerçek anlamından sapmış kelimeler, yanlış kullanılan, anlamında farklılıklar ortaya çıkarılarak ifade edilen sözcükler anlatılmak istenilenin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Hem sağlıklı bir iletişim için, hem de Atatürkün üzerine titrediği ve kültürel bağımsızlığı da içine alan tam bağımsızlık için dil en temel öge olma özelliğine sahiptir.

Hiç kuşkusuz millî bir eğitim için millî bir dil gereklidir. Bu nedenle de dilin millîleşmesi, halka yaklaşması amacı önde gelmelidir. Millî bir his ile dil arasında önemli bir bağ vardır. Dilin millîliği, millî hissin ortaya çıkmasını etkiler.



Ülkemizde ilkokuldan üniversiteye kadar eğitimin her kademesinde Türkçe eğitim ve öğretimi verilmektedir. Buna rağmen, Türkçeyi doğru ve güzel kullananların oranının gittikçe düştüğü görülmektedir.

Bu ters durum, Türkçe eğitim ve öğretimindeki eksikliğin, yetersizliğin, metotsuzluğun bir sonucu olduğu kadar; kültür politikalarının, insanlarımızdaki millî şuur ve dil kültürü eksikliğinin, yabancı dil hayranlığının da bir sonucudur. Bu sonuçta, Türkçe eğitim ve öğretimi ile görevli olanların, dil ve Türkçe konusunda yeterli eğitimi alamamış televizyon programcı ve sunucularının, basının sorumluluğu herkesten fazladır.

Atatürk Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Diyor. Gerçekten dil, millî varlık, millî birlik, millî duygu, bakımından son derece önemlidir. Dil meselesi, millî şuur meselesidir. Atatürkün Cumhuriyet rejimini yerleştirdikten sonra ilk iş olarak Türk tarihi ile birlikte Türkçe meselesine eğilmesi kültür ve dilin millet varlığı açısından önemini iyi anlayan bir devlet adamı olmasındandır.

Dil, millî varlık açısından, göründüğünden daha önemlidir. Onun için millî vicdan ve sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının Türkçe üzerine titremesi gerekir.

Vatanın bölünmez bütünlüğü fikir ve inancı gibi, dilin bozulmazlığı üzerinde de ittifak etmeliyiz. Çünkü Yahya Kemalin dediği gibi Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar.(...) Vatanın gövde ve ruhu Türkçedir.
İsmail ACAR
Balıkesir Üniversitesi

TARIK BUĞRA'NIN TÜRKÇE SEVDASI
Osman DÖNMEZ


Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür.

Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur.

Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür.

Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, öztürkçeciler ve dilde arılaşmayı savunanlar tarafından dışlanmıştır.

Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir.

Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran öztürkçe macerasından uzak durmuş, özellikle kültür kelimeleri dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.

1 Tarık Buğraya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca kafa ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır.

Çünkü ilk çağlardan beri insanın kelimelerle düşündüğü anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını kelime anarşisine kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz.

Tarık Buğraya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.

Tarık Buğranın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir.

Bu kurumun yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını dil ırkçılığı ve tasfiyecilik olarak görür.

Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralyadaki kabile dilleri hariç, arı dil olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemalin son dönemlerindeki dil anlayışıyla, öztürkçecilerin yaptıkları arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir.


Buğra, Mustafa Kemalin dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkıya söylediği şu sözle hatırlatır: Çocuk, çıkmaza girilmiştir. Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz. Tarık Buğra, Atatürk ve Türkçe başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürkün 1934 ve 1937 yıllarında Türk Dili Araştırma Kurumuna gönderdiği iki mesajına yer verir.

Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda, Atatürkün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.

Atatürkün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir: Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.

Atatürkün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir: Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumunun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.

Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla öztürkçecilerin dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğraya göre her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür.

Tarık Buğra, öztürkçecilerin dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar Tarık

Buğra: Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var.

Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor. Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister

Buğra: Değiştirin aşk kelimesini -veya unutturun- Yunus Emreden, Karacaoğlandan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve piyesler de caba. Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde öztürkçecilerden daha samimi bulur.

Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir Sis bir Aşk-ı Memnûları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır.

Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına öztürkçecileri kastederek Kiralık Kâtiller başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş - veya kandırılmış- kiralık kâtiller.

Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş - veya kandırılmış- kâtiller. () Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu yuftan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına onların.

Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız.

Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiyeden yana olursunuz. Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiyenin yarınları vardır.

Şehir kelimesini atıp onun yerine kenti koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri zibidi olarak niteleyen Buğra, kent kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl şehirin Türkçe olduğunu söyler.

Şehir kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: Biz de biliyoruz şehir yerine kent dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez.

Ama şehir kelimesini bir kere gömdük mü Tanpınarın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehiri Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muşun Varto ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi Hayal Şehirden tutun da Şehir Kâhyasından Eskişehire kadar neler yitireceğimizi düşünün.

Viranşehir bile kalmaz elimizde. Tarık Buğraya göre bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak demektir.

Tarık Buğra, kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler:

Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de kenti şehir, koşulu şart, Farsça zordan zorlama zorunluk ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.

Tarık Buğra, Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi? diye sorar.

Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler.

Çünkü bu işi yapanlar; sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir.

Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.

Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür.

Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler otobüs kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra, bu hususta Fransa Dil Akademisinin bir faaliyetine dikkatleri çeker: Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı. Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının bulunmasını ister.

Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu önemlidir. Tarık Buğra, bütün, hep, hepsi, her kelimelerinin hepsinin tümle karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok edilmeye çalışıldığını belirtir.

Nüansların ve deyim ayrıntılarının kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz? sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği Hakikati kaybederiz! cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir.

Başka bir yazısında, hakikat ile gerçek kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.

Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız olabilir. diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir.

Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRTsini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket etmektedir.

TRTnin Anayasa dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRTnin değil, bütün herkesin boyun borcudur.

Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller getirir: Başta neşir ve ilân tarihi yazılıdır. Sonra neşir birden bakarsınız yayın olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.

Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtir.

Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder.

Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur.

Mesala dil şuurunun oluşturulması için önemli eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır.

Türkçeyi koruma kanunu acilen çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır.

Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler.

Tarık Buğra kendisinin de hâkim yerine yargıç gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen tepkilere ise, Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü kaybedebiliyoruz. diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir.

Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının yazı sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigneden yaptığı iktibasla anlatır: Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar.

Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni sözcükler getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.

Buğra, Montaignein yeni yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde: Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor () Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar.

Çoğunda da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor. Dilini kaybeden bir milletin ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüsle aynı noktada birleşir.

Konfüçyüs dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz.

Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.

Tarık Buğranın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir husustur.

Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır.

Bir milletin yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.

Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.

Kaynaklar

1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.

2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.

3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990

Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi

1) Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi

2) Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.

3) Türk Dilinin Tarihi Dönemleri
- Eski Türkçe Dönemi
- Orta Türkçe Dönemi
- Yeni Türkçe Dönemi
- Modern Türkçe Dönemi

4) Türk Yazı Dilinin Tarihi GelişimiTÜRK DİLİNİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
1. Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Önemi
2. Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihi Devirleri.
a. Eski Türkçe Dönemi
b. Orta Türkçe Dönemi
c. Yeni Türkçe Dönemi
d. Modern Türkçe Dönemi

3. Türk Yazı Dilinin Tarihi Gelişimi

A. YAPILARINA GÖRE DİLLER

a. Tek Heceli Diller

Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır.

Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,... olabilmektedir. Çince, Tibetçe, Bazı Himalaya, Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili gibi.

b. Eklemeli Diller

Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir.

Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe gibi.

c. Çekimli Diller

Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz.

İngilizcedeki Almancadaki
Uzanmak : lie / lay / lain,
Yapmak : fiilinin do / did / done,
Gitmek : go / went / gone; atmak, fırlatmak : werfen / warf / geworfen;

Yardımcı fiil (sein) : bin, ist, sind, war, waren

Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir.

Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.

B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER

Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluştururlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır.

Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir.

Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.

Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır.

Nitekim, Hint ; Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.

Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.7[2]

Köken Akrabalığına Dayanan Belli Başlı Dil Aileleri Şunlardır:

A. HİNT ; AVRUPA DİLLERI AİLESİ:

1. Avrupa Kolu:

a. Germen Dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
b. Roman Dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.

c. İslâv Dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
d. Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.

2. Asya Kolu:

Bu kolda Hint ; İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça, Ermenicedir.
B. HAMİ - SAMİ DİLLERİ AİLESİ:

a. Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş ; Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
b. Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili
c. Libya ve Berber dilleri: Libyada konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.

C. Çin ; Tibet Dilleri Ailesi: Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.

D. Bantu Dil Ailesi : Orta ve Güney Afrikada konuşulan Bantu dilleri.

E. Kafkas Dilleri : Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.

F. URAL ; ALTAY DİL AİLESİ:

Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
a. Fin ; Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
b. Samoyet kolu: Samoyet dilleri.

Altay Dil Ailesi: Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.

Altay dil ailesinin ortak özellikleri şöyle özetlenebilir:

1. Bu gruptaki dillerin hepsi yapı yönüyle eklemeli dildir.
2. Ön ekler (artikeller) yoktur.
3. Kelime türetme ve çekim son eklerle yapılırken köklerde değişme olmaz. Eklerdeki zenginlik ve çeşitlilik dikkat çekicidir.
4. Söz diziminde yardımcı unsurlar (tamlayanlar, belirtenler) önce, asıl unsurlar (tamlananlar, belirtilenler) sonra gelir: insanlık hâli, sözün doğrusu. Mustafa, türkü söylerken kendinden geçiyordu.

Sıfatlar isimlerden önce kullanılır. yeşil ördek, anlayışlı öğrenci, kahraman ordu. Sayı bildiren kelimelerden sonra çokluk eki kullanılmaz:, beş kardeş, üç kafadar, bin konut.

Cümleler, cümleyi oluşturan unsurların ilgisi bakımından, gelişmekte olan düşüncelerin akla geliş sırasına göre değil, tamamlanmış bir düşüncenin düzenli bir hiyerarşisi şeklinde kurulur.

5. Bu dillerde gramatik cinsiyet yoktur. Bu sebeple cümlelerde cinsiyet farkından kaynaklanan değişiklik yapılmaz: Müdür ; müdire, memur ; memure, Halit ; Halide; he ; she gibi.
6. Soru eki vardır.

7. Aynı şekilden kaynaklandığı saptanan ortak ekler vardır. Türkçe ile Moğolca arasında bu ortaklık daha belirgindir.

8. Altay dilleri ses özeliklerine göre karşılaştırıldığı zaman birtakım ortaklıklar görülmektedir. Bunlardan en belirgin olanı, ünlü uyumudur. Kelime başında l, r ve ñ ünsüzlerinin bulunmaması diğer bir ortaklıktır.

Türkçe, dünya dilleri arasında yapı yönüyle sondan eklemeli diller grubunda; köken bakımından da Ural ; Altay dil grubunun Altay dilleri ailesinde yer almaktadır.

Ural ; Altay dilleri, diğer dil aileleri gibi sağlam bir aile oluşturmazlar. Bu gruptaki diller arasındaki yakınlık, köken akrabalığından ziyade yapı yönüyle benzerlik şeklinde ortaya çıktığı için sınıflandırmanın dil ailesi yerine dil grubu olarak yapılması görüşü benimsenmektedir.

Ural grubu dilleri konusunda derinlemesine yapılan araştırmalar, bu gruptaki dillerin akrabalığını kesinleştirmektedir.

Doerfer, Nemeth, Bang, Clauson gibi bilginler, Altay dil ailesine giren dillerin köken akrabalığından ziyade kültür akrabalığı üzerinde dururken Menges, Poppe, Räsänen ve Ramstedt gibi bilginler araştırmalarına dayanarak bu diller arasındaki köken akrabalığını ispatlanmış sayarlar.

Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit edilmediği sürece konuşma dilinin tarihî gelişimi, inceleme alanı dışında kalır.

Ancak günümüzün teknik imkânlarıyla video kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVDlere kaydedilen konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihî gelişimi ise, ancak o dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip edilemeyen dönemden öncesi için birtakım tahminlerde bulunmak mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.

Konuşma Dili
Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup olmadığına pek dikkat etmeyiz.

Bu sebeple zaman içinde, bölgeden bölgeye değişen birtakım söyleyiş farklılıkları ve kelime farklılıkları ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihî süreç içinde, bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya çıkar.

Lehçe
Bir dilin değişik bölgelerde, aynı dil grubuna dahil kişiler tarafından konuşulan değişik biçimidir. Lehçede kelime farklılıkları, ses ve yapı yönüyle ayrılıklar bulunur. Türkçe, diğer dillere göre oldukça geniş bir alanda çok hareketli bir macera geçirdiği için Türkçenin yirmi civarında lehçesi vardır.


Türkiye tarihî lehçeleri olan Yakutça ve Çuvaşça bugünkü lehçelerle -ayrı bir dil olduklarını düşündürecek kadar- çok büyük farklılıklar gösterirler. Türkmence, Özbekçe, Gagavuzca, Kazakça, vb. Türkçenin bugünkü lehçelerindendir.

Türk dili, lehçelerine göre;
a. Oğuz ; Türkmen grubu (Güney ; Batı Türkçesi)
b. Kıpçak grubu (Kuzey ; Batı Türkçesi)
c. Karluk grubu (Kuzey ; Doğu Türkçesi) olmak üzere üç ana grup oluşturur. Bu ana gruplara dahil lehçeler birbirlerinin yakın dalları oldukları için anlaşmada çok büyük farklılıklar görülmez. Aynı grupta yer alan Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Ağız

Bir dil veya lehçenin yakın zamanda ayrılmış, bölgeden bölgeye veya şehirden şehire sadece söyleyiş farklılıkları gösteren küçük kollarıdır. Ağızlardaki ayrılıklar çoğu zaman söyleyişten öteye gitmez. Bölge ağzına özgü kelimelerin sayısı, dilin bütün söz varlığı düşünüldüğü zaman fazla bir yer tutmaz. Konuşmada görülen bu durum, zaten yazı diline de yansıtılmaz.

Konya şivesi, Erzurum lehçesi, Urfa şivesi gibi adlandırmalar yanlıştır.
Doğrusu; Konya ağzı, Erzurum ağzı, Urfa ağzı şeklindedir.

Yazı Dili

Yazı dili, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebî dildir. Konuşma dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.

TÜRK DİLİNİN TARİHİ DÖNEMLERİ

Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.

2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.
3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.

Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:

ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (6.;13. yüzyıllar arası)

Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir.

Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:

a) Köktürk metinleri
Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar*) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250den fazladır.

Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).

Bunlardan Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.

[1] Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.
İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir.

Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.

b) Uygur metinleri
Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizmi benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır.

Doğu Türkistandaki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmekte Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.

Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.* Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Budanın menkıbelerini içerir.

Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beği yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğin mücadelesi)dir.

Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

c) Karahanlı metinleri

Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:

Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir. Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır.

Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahanın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik* unvanını kazandırmıştır. Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

Dîvânü Lûgatit-Türk : Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebül Kasım Abdullaha sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir.

Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgatit-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

Atabetül-Hakayık : (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

Divân-ı Hikmet : Hoca Ahmet Yesevînin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir.

Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevîye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Velilerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine vesile olmuştur.

ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.;15. yüzyıllar arası)

Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asyada kullanılan Türkçeye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir.

Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır.

Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam hazırlamıştır.

Edebî gelenek bakımından, Harezmin kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İrandan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.

Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir.

Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır... Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir. [2]

Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.

Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:

Harezm Türkçesinin Yadigârlari:

Mukaddimetül - Edeb: Dîvânü Lûgatit-Türkten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsıza sunulmuştur.

Kısasül - Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)da Emir Nasrüddin Tok Buğaya sunulan bu eserde; Kuranıkerimde adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyine ait menkıbeler de vardır.

Muînül ; Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.

Muhabbetnâme: 1353te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eserdir.

Nehcül ; Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
Anonim Kuran Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.

Kipçak Türkçesinin Yadigârlari:

Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve Alman rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait ilâhileri, bilmeceleri Türkçe ; Almanca ; Lâtince ; Farsça sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihi eserin yazılış tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.

Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245te Mısırda yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat ; gramerdir. Mısırda yazılan Kıpçakça eserler içinde ;şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.

Kitâbül-İdrâk li Lisânül-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirüd-din Ebû-Hayyan tarafından 1312de yazılmıştır.

Husrev ü Şirin: Nizamînin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

Gülistan Tercümesi: Sadînin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyfin yaptığı tercümedir.

Et-Tuhfetüz-Zekiyye fil-Lûgatit-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

El-Kavaninül-Külliye li Zabtil-Lûgatit-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.

YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ (15.;20. yüzyıllar arası)

Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe Döneminden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.

Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.

Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadenizin kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.

MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ

20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir. (Geniş bilgi için Türkçenin Bugünkü Durumu ve Yayılma Alanları konusuna bakınız.)


Miss Alone isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Mukavemet Ders Notları -BuRAk- Fizik 5 21.06.10 19:10
Türk Dili Ders Notları 1 Miss Alone Ödevler - Dersler - Tezler 0 17.05.10 15:59
İstatistik Ders Notları Miss Alone Ödevler - Dersler - Tezler 0 09.03.10 02:35
akdeniz üni.teknik bilimler myo. türk dili dersi notları blogcu2107 Üniversiteler 0 27.10.07 13:32


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:03.


Powered by vBulletin® Version 3.8.0
Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0
User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.0.6 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2020 DragonByte Technologies Ltd.
ForumTayfa

Arşiv: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 16 22 23 24 25 26 27 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 95 96 97 98 99 100 102 103 104 105 106 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 167 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271


ForumTayfa - Link Değişimi
Telinka İletişim | Voip Ürünleri | Link Değişimine Katılın |

Sitemiz bir forum sitesi olduğundan dolayı, kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. ForumTayfa Yöneticileri mesajları itina ile kontrol etse de, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız [email protected] email adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.

Any member of our web site has the right of adding comments instantly without getting permisson due to the forum structure of our site basis. Althought, our site modarators check comments with care, all the responsibilities sourced from these comments directly belong to the members. If you still find any illegal content in our site ( A.buse, H.arassment, S.camming, H.acking, W.arez, C.rack, D.ivx, Mp.3 or any Illegal Activity ), please report us via [email protected] .Your reports will be evaluated as soon as the arrival of your e-mail.